KONGO GÜNLÜĞÜM


KONGO GÜNLÜĞÜM

Yeryüzü Doktor’u Havva Sula Hanım’ın kaleminden. . .

 

 

KONGO GÜNLÜĞÜM

Ben Afrika’ya gitmeliyim demiştim hacda iken.

Mescid-i Nebevî’de yanına oturmak istediği hacı kardeşi tarafından “Arkadaşım gelecek.” diye engellenen siyah Müslüman kadını yanıma davet ederken almıştım bu kararı. Yıllarca dışlanmış başörtülü biri olarak onun duygularını çok iyi anlamıştım.

Ve o yıl Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne gittim bir “Yeryüzü Doktorları” gönüllüsüyle. Daha sonra da yine bir Yeryüzü Doktoru olarak defalarca bir arada bulunmak nasip oldu Afrikalı siyah kardeşlerimle; Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, Somali’de, Nijer’de, Sierra Leone’de…

 

13 Haziran 2006

Heyecanlıyım…

Uçaktaki yol arkadaşım Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nden (DRC) bahsediyor bana. Lubumbashi’de hayvanat bahçesi ve üniversite varmış. “Peaceful” bir şehirmiş. Müslüman oranı %10 diyor resmi kaynaklar. Elimdeki Swahili–İngilizce sözlüğü karıştırıyorum; Swahili’deki Arapça kelimelerin çokluğu beni düşündürüyor. Acaba eskiden Müslümanlar daha mı çoktu? Eğer öyleyse “gitmek” için ne kadar geç kalmışız. Hristiyanlar 3-5 renkli şey karşılığında gerçekten onların dinlerini satın mı almışlar? Ya vebali…

Bu hafta Turkuaz dergisinde Hakan Albayrak da “gitmek”ten bahsediyordu. Gitmek, görmek, “biz” olmak. Bosna ile başlamıştı “biz” duygusu bende. Evimde hissetmiştim kendimi,  Ayvazdede’de imama uyarak başımı secdeye koyduğumda.

Hacda, tavafta, Pakistanlı teyzenin bir kolunda ben, diğerinde Nijerli arkadaşım. Yine “biz”dik. Az önce Nairobi Havaalanı’nda bagajları yükleyen gençleri seyrederken 1987’de hacda Arafat’a yürüyüşümüzü hatırlıyorum. Afrikalılarla yürümüştük. 11 km’lik yürüyüşü nasıl bir zevke çevirdiklerini hayranlıkla izlemiştim.

Aeroporte Internationale de DRC. / Aeroporte Internationale de DRC.

Bizi DRC’deki partner kuruluşumuz RADEM’in (Recherche et Action pour un Developement Multisectoriel) Başkanı Jibrill Kasongo karşılıyor. Ufak tefek, zayıf bir adam. Gözleriyle o kadar çok şey anlatabilmesi ilginç. Yüzü ciddiyken gözleri gülen ya da yüzü gülerken gözlerinden hüzün okunan biri. Becerikli, çalışkan ve vakur.

İlk durağımız Jibril’in evi. Evler dışardan görünmüyor. Yüksek duvarlı bahçeleri var. Yolda okula giden birçok çocuk görüyorum beyaz gömlek ve lacivert etekli. Ve etrafın solukluğuna, donukluğuna inat rengârenk elbiseli hanımlar. Yine her şey çok tanıdık. Hacda gibiyim. Hac beni buraya getirdi. Burada her an hacca gidiyorum.

Açılan büyük bir kapının arkasında toprak avlulu, alçak damlı, toprak sıvalı bir ev ve kapıda Rose. En az kocası kadar güleç yüzlü ve candan. Kucağında en son bebeği Nura.

Odamız mis gibi badana kokuyor. Kapısındaki perdeyi görünce “Eyvah! Kapı yok galiba.” diyorum. Üzeri battaniye ile örtülü iki yatak, tavanda cibinlikler asılı.. Köşede bir sehpa… Üzerinde mütevazı bir örtü… Küçük, demirli bir pencere.. Zemin, kara beton.. Çok sevimli ve temiz… Hemen benimsedik.

Odamız

…………

Yeni açılacak hastane şehirden epey uzakta. Havaalanı tarafında, gecekondu bölgesinde. Evet, burada da gecekondular var. Devlet arazisine kaçak ev yapılmasın diye bu yola giriş çıkış kontrol altında. Hem buralarda başka sağlık kuruluşu olmadığından hem de arsalar ucuz olduğundan buraya yapılmış hastane.

Hewa Bora Hospital

Hewa Bora, güzel, sağlıklı hava demek. Ben ara sıra şaka yapıyorum Hewa Bora, “Havva Bora” diye. Doğum ve çocuk bölümü var. Bahçede hummalı bir çalışma… Ertesi günkü açılış için hazırlanıyorlar.

Açılışta protokole oturuyoruz. Önümüzde Dr. Kani Torun ve Müftü Abdullah Mangola. Çok asil görünüşlü biri; cübbesi, takkesi ve asasıyla. Biraz sonra bir hanım geliyor valiyi temsilen. Sosyal işlerden sorumlu imiş. Onu bekliyormuşuz açılış için. Hafif gülümseyen ancak resmî bir yüzle selamlamalara karşılık veriyor. Kadınlar iş hayatında çok aktif gördüğüm kadarıyla. Özellikle sağlık alanında. Daha sonra tanıştığımız Katanga eyaleti sağlık müdürü de kadın.

Müftü, bize önceki yıl orada “Yeryüzü Doktorları”nın kestiği kurbanlardan bahsediyor. “Etlerin din ayrımı yapılmadan tüm yoksullara dağıtılması, İslâm’ın ve müftü olarak benim itibarımızı arttırdı hükümet nezdinde.” diyor.

………….

Cuma sabah 6:30.Avlu içinde, kapının önünde oturuyorum. Hava bayağı serin.

Sabahları,  gün çok erken başlıyor burada. Erkenden kapının önünde yere sürülen bezin sesiyle uyanıyoruz. Kalabalığa rağmen evde müthiş bir düzen ve disiplin var. Yardımcı Magi, her günkü gibi bütün yerleri siliyor. Muhtemelen birazdan çamaşır yıkayacak, bembeyaz çocuk bezleri asacak. Evde 10 çocuk var; 8’i Jibrill’in, ikisi de yetim. Hepsi çok nazik ve terbiyeli, bize çok değer veriyorlar, çok da sıcakkanlılar. Evin -erkek kız- bütün çocukları iş yapıyor. Yarısı sabah, yarısı öğleden sonra okula gidiyor. Böylece evde her zaman işlere yardım edecek, çocuklara bakacak birileri bulunuyor.

Jibrill, hanımına çok değer veriyor. Sofra toplamaya yardım ediyor, şaşırıyorum. Sofraya bir leğen, sabun ve maşrapa getiriyorlar. Evin beyi su döküyor, elimizi yıkıyoruz. Sonra zengin bir sofra; tavuk, kurutulmuş balık, haşlanmış patates, mısır unundan yapılmış geleneksel ekmekleri: Bukkari. Lahana, patlıcan, barbunya, salata… Damak zevkleri bize uyuyor. Baharatlı ve kokulu değil.

…………

Bugün klinikte ilk günümüz. Gambela’ya gidiyoruz. RADEM’in merkezi. RADEM 1999 yılında Jibrill’lerin evinde kurulmuş. 2001 yılında Lübnanlı bir iş adamı, bu kliniğin binasını, kullanmaları için birkaç aylığına ücretsiz olarak vermiş. Bu arada başkaları da katılmış ekibe. Binaya kira ödemek için kaynak gerektiğinde internet vasıtasıyla “Doctorsworldwide-Yeryüzü Doktorları”na ulaşmışlar. Sonrasında RADEM ve Doctorsworldwide birlikte çalışmaya başlamışlar. Önce Gambela’daki bina satın alınmış, sonra da Hewa Bora’daki hastanenin yapımına başlanmış.

Kliniğe doğum için gelen hamilelere doktor arkadaşım doppler ultrason cihazıyla bebeklerinin kalp seslerini dinletiyor. Daha önce hiç duymadıkları bu ses onları duygulandırıyor; ağlıyor bazısı, çığlık atıyor, şükrediyor kimisi. Üçüncü dördüncü doğumlarında bile bebek doğduğundaki sevinçleri şaşırtıyor beni. Hepsi kendi dininde dua ediyor, şükrediyor. Türkiye’deki nazlı ve şımarık kadınları düşünüyorum.

Bugün duyduğum bir cümle sadece buraya gelmeye değil belki de bütün bir ömre değerdi:

“I want to be Muslim.”

Dr. Jean Pierre. RADEM kliniğinde tanıştık. Gözleri ışıl ışıl. “Siz ikiniz de Müslüman mısınız?” diye soruyor önce. “Evet” cevabına şaşırıyor; “Niçin arkadaşınızın da başı örtülü değil?”. Arkadaşım, Türkiye’de herkesin farklı yaşadığını, bunun tercih meselesi olduğunu anlatmaya uğraşıyor. Dr. JP, yarım yamalak İngilizcesiyle bana dönerek “I want to be Muslim.” diyor. İkimiz de öyle kalakalıyoruz.

İşte ben bunun için buradayım. Türkiye Müslüman bir ülke  ve başörtüsü bunun simgesi. Evet, bu bir sembol.

Klinikte yanımıza gelenler, arkadaşıma “Bonjour” diyorlar, bana “Esselamü aleyküm.” Eğer kendileri de Müslümansa. Çok hoşuma gidiyor doğrusu.

……….

İki gündür elektrik yok. Akşam bahçede mum ışığında, sinek kovucu tütsümüzü de yakarak çok eğlenceli bir gece geçirdik. 9 çocuk 3 kadın. Arkadaşım bizim halk oyunlarımızı gösterdi onlara. Hem çok eğlendiler hem de işi çok ciddiye aldılar. Özellikle millî marşlarımız söylenirken. Sıra İbrahim’e geldiğinde ondan Kur’ân okumasını istedim. Çünkü o imam olacak. Fatiha suresini okudu. Derken salavatlar başladı. “Ezan bilir misiniz?” dedim, Rose okumaya başladı hemen. Ve aynı şeyleri biliyor ve önemsiyor olmamızın dost ve sıcak havası sardı her yanı.

………..

Sömürge döneminin izleri var hâlâ birçok yerde. Bazı mahalleler o dönemin ayrımcılığını çok güzel anlatıyor. Yollar düzgün, çevre düzenlemeleri yapılmış. Evler küçük villacıklar şeklinde. Ve kiliseler… O kadar çok ki. Birçok mezhebe âit çok sayıda kilise var. Bizim camilerimiz gibi mahalle aralarında, her köyde.

Pazar sabahı Lumata’ya giderken yolda tipik Afrika köylerinin yanından geçiyoruz. Üstü otlarla, savanlarla örtülü toprak evler… Yanlarında badanalı, düzgün inşa edilmiş kiliseler… Amerikan filmlerini hatırlatan sahneler… Kilisenin birkaç basamaklı kapısının önünde en şık elbiseleri ile ayin için gelmiş siyahî insanlar… Şehirden uzaklaştıkça kiliseler de köyün yapısına uygun hale geliyor. Tuğladan yapılmış, pencerelerinde cam olmayan sıvasız binalar… Dikdörtgen şeklinde, üçgen çatılı ve ön duvarlarında farklı renkten taşla yapılmış haçları… Ayinler başlamış, içerden müzik sesleri geliyor.

Mahzunlaşıyorum. Nedense Afrikalıları Hıristiyan olarak düşünemiyorum hiç. Ya ilkel dinleri olmalı ya da Müslüman olmalılar.

Gözüm hep cami arıyor, hattâ minare. Sonra birden yavaşlıyoruz. Öndeki araba duruyor. Büyük bir kalabalık. Kelime-i Tevhîd sesleri geliyor. Çok şaşırıyoruz. Bir cami önü. Kadınlar bir tarafta, erkekler diğer yanda. Değişik bir makamla kelime-i tevhîd getiriyorlar. Arada sesli ve hareketli zikir yapıyorlar. Bir kısmı aynı kıyafeti giymiş Kur’an kursu öğrencileri. Atlıyorum arabadan. Yüreğim pır pır. Biraz daha tanıdık oluyor her yer ve siyah kadınlar. Hacdaki arkadaşlarım. Aralarına karışıyorum…

Çocuklar, caminin içine giriyorlar. Cami, tuğladan örülü dört duvar… Birkaç seccade var. Bir kara tahta üzerinde Kur’an harfleri yazılı. Yer toprak. Hepsi diz çöküyor. Birlikte Fatiha okumaya başlıyorlar. İşte “bizim” buralar. Ya da buralarda “biz” varız.

………………….

Havva, bahçede bir yaygının üstünde oturmuş, elinde bir ip, bir şeyler yapıyor. Aaa! Bizim küçükken oynadığımız bir oyun. Birbirinin elinden ip almaca. Oturuyorum yanına hemen. Çocukluk dünyanın her yanında aynı. Aceh’de yetimhanede lastik oynayan kızları görünce de çok şaşırmıştım. Tıpkı bizdeki gibi.

23.06.2006

Sünnetin üçüncü günü. Yedi masa birden çalışıyor. Doktorlar, kadın-erkek hemşireler. Çocuklar ağlıyor. Bazen benden korkuyorlar. Önce annelerine bakıyorlar sonra bana. Babalar ise o kadar hoşlar ve müşfikler ki. Bir gürültü koptu arka masada, bir adam yerde… Dayanamıyor, bayılıyor. Az önce de ağlayan ve dışarı çıkan anneye gülmüştü herkes. Anneler, çocuklar, babalar. Aslında dünyanın her yerinde aynılar.

Sünnet bekleyen çocuklar

Burada bir kez daha fark ediyorum, çocukları çok sevdiğimi. Sünnet olan çocukları teselli etmeye çalışıyorum. Bir elim ellerinde, bir elim yüreklerinde, göğüslerinde. Elleri buz gibi, bakışları sımsıcak, yürekleri kıpır kıpır… Biraz büyük çocuklar o kadar hoş ağlıyorlar ki; daha doğrusu şikayet ediyorlar, korkuyorlar… Ellerini tutunca birden susuyorlar, yüzüme şaşkın ve ürkek bakarak. Sonra muhabbetimiz başlıyor bakışarak. Bu sefer olan biteni bana şikâyet ediyorlar ve bana güveniyorlar. İsimlerini soruyorum “Jina yaku nani?” “ Kitanga”. Rabbim bütün çocukların gözlerindeki hüznü, korkuyu sevince dönüştürmeyi nasip etsin bize.

…………………

Cuma namazı için gideceğimiz yer, buradaki Müslümanların merkezi: Islamic Development Center. Büyükçe bir camii ve yanında bir Kur’an kursu. Bir de aşevi var. Geçen ziyaretimizde HIV (+) taşıyan kişilerle tanışmıştık merkezde. Bu kişilerin kendi ihtiyaçlarını görmek için çalışıp para kazanmalarını sağlayan bir birim var. Rose da bu kişilerin rehabilitasyonu için çalışıyor. Onlara yemek pişirtip satın alıyorlar mesela. İçlerinde iki tane de Müslüman var.

Camiye yaklaştıkça cumaya gelen Müslümanları görmek beni heyecanlandırıyor. İki küçük kız başlarını örtmüşler, anneleri olup olmadığını kestiremediğim biriyle birlikteler. “Esselamüaleyküm” “Aleyküm selam.” Cami avlusunda artık herkese selam verebilirim.

Hutbeyi dinliyoruz. İmam Hasan, Katar’da İslam tarihi okumuş. 2-3 ay önce buraya gelmiş. Kırâati çok güzel.

Namazdan sonra hemen hemen herkesle musafaha ediyoruz. O kadar mutlular ki beni görmekten. Küçük kızlar şaşkın şaşkın bakıyor. Bahçeye çıktığımızda Rose küçük bir çığlık atıyor, gülüp oynamaya başlıyor. Anlamıyorum önce. Şişmanca bir kadın gülümseyerek bize doğru geliyor. Rose’la sarılıyorlar. “A new Muslim” diyor Rose. “When?” “Today”. Allahu ekber! Yanıma 4-5 başörtü almıştım. Cemaat çok olunca çıkaramadım. Bir tane Hatice’ye veriyorum “yeni Muslim”e.

…………..

Kliniğin bahçesinde her gün gördüğümüz kadınların sırrını çözüyoruz nihayet. Önce arkadaşının saçlarını yaptığını sandığımız kişinin kuaför olduğunu öğreniyoruz. Doğum yapan kadınlar, hastaneden çıkmadan önce saçlarını yaptırıyorlar, süsleniyorlar, eve gittiklerinde de coşkuyla karşılanıyorlarmış.

Bahçede oturmuş, yazdıklarıma göz atıyorum. Bir bağırış, bir çığlık… Yeni doğum yapmış bir kadının arkadaşları gelmiş ziyarete. Kadın bahçeye çıkınca onu çığlıklarla karşılıyorlar. Sanırsınız ki on yıldan sonra gelen ilk bebek. Oysa en azından beşinci çocuk. Ziyarete gelen hanımlar, şarkı söyleyerek oynamaya başlıyorlar. Bebeklere hoş geldin şarkısıymış bu. Çok hoş, çok neşeli insanlar.

Öte yandan, bugün aşı günü. Hanımlar bebeklerini getirmişler dünyanın her yerinde olduğu gibi güzelce giydirerek, özenle. Bebekler sırayla tartılıyor, sonra aşılanıyor. Ama her şey sakin sakin…

29 Haziran 2006 / June 29, 2006

Narsis’i gördüm yine bugün. Geçen hafta tanışmıştık burada. Üç dört yaşlarında. Gözlerimin içine bakıp gülüyordu. Balon şişirip oynadık. Elini avucumun içine alıp “Burada bir kuş varmış, dolaşmış, dolaşmış.” oyununu öğrettim ona.

Burda bir kuş varmış ...

İki gün sonra baktım, biri gelmiş eteklerime sürünüyor. Artık o benim arkadaşım. Klinikten dönerken bir çocuk bana annesinin yanından el sallıyor.

Bugün de oyuncak telefonunu verdi bana, telefonda konuştuk. “Jambo, habari gani, Muzuri…” Burada bir kuş vardı derken gülmeye başladı bile.

………….

Hüzünlü bir Kongo akşamı. Evet burada hep bir hüzün var aslında, neşeli gibi görünseler de. Akşam telaşı da burada her yerdeki gibi. Adım başı tezgah açmış, mum ışığında bir şeyler satmaya çalışan satıcılar…

Cuma, 30 Haziran 2006 Benim doğum günüm ve Kongo’nun bağımsızlık günü: 30 Haziran 1960.

Onların bağımsızlığı benimle aynı yaşta. Jibrill resmigeçitler olacağını, resim çekmenin serbest olduğunu söylemişti. Ancak radyoda anons edilmiş akşam. Bütün kutlamalar iptal edilmiş, sadece kiliseye gidilebilirmiş. Bir ay sonra burada seçim var. Güvenlik nedeniyle bu kararlar alınmış.

İki cumadır yaşlı bir hanım para topluyor. Herkes ne verdiğini gizleyerek başörtüsünün arasına sıkıştırıyor sadakasını. Camii için toplanıyor sanmıştım. Bu cuma da baktım cemaatten bir kadına veriliyor. Demek ki her hafta bir ihtiyaç sahibini böyle destekliyorlar.

Cami ve cuma, burada gerçek anlamlarını taşıyor tam olarak. Mü’minler toplanıyorlar, birbirlerinin hatırını soruyorlar, ihtiyaçlarını gideriyorlar.

Kipushi, bir maden kasabası. Ve burada sömürge dönemi elle tutuluyor, gözle görülüyor. Maden şirketinin yöneticilerinin oturduğu semt çok lüks. Yolları, ağaçları ve evleri hemen fark ediliyor. İşçilerin evleri ise, küçücük, dosdoğru bir penceresi bile yok.

Çocuklar, taş parçalarının arasından yeşil Kongo taşını seçerek ayırıyorlar. Toplayıp kiloyla 3-5 kuruşa satıyorlarmış. Hediyelik eşya falan yapılıyor bu taşlardan. Birkaç tane bana hediye ediyorlar taş koleksiyonu yapan kızım için.

Sosyal tesislerine giriyoruz işletmenin. Jibrill biraz çekiniyor. Yüzme havuzu ve kafe var. Bir de dönme dolap. Bizim çocukluğumuzdan kalma. Çocuklarla binmeye karar veriyoruz. Daha sonra Rose ve Mediha Abla da ekleniyor bize. Korkan iniyor, bir ben kalıyorum sonuna dek, bir de küçük Ibrahim.

………………

Gözlerinin içi gülüyor beni her gördüğünde, ya da ben öyle görüyorum Dr. Jean Pierre’i. İngilizce bilmiyor. Zaten ben de ne kadar anlatabilirim ki. Cumartesi sabah için randevulaşıyoruz. Jibrill’le İslam’ı anlatacağız ona. Rabbim hidayet nasib etsin.

İslam’ın ne olduğunu, neler getirdiğini, Hıristiyanların misyonerlik yapıp halkı sömürdüğünü, İslam’da herkesin eşit olduğunu, bizim de bütün peygamberlere inandığımızı anlatıyor Jibrill. Anne ve babasının evanjelist olduğunu ama kendisinin İslam’ı seçtiğini söylüyor. O kadar güzel, müşfik ve onurlu anlatıyor ki… Hayatta ilk kez şahit olduğum bir şey bu. Rabbime hamd ediyorum ve gözlerim doluyor. Bir Kur’ân-ı Kerîm hediye ediyor Jibrill. Kur’ân’ın peygamberin biyografisi olmadığını, Allah’ın sözleri olduğunu, içinde hijyene varana kadar hayata dair her şeyi bulabileceğini söylüyor. Müslüman olmanın getirdiği sorumluluklardan bahsediyor. Kelime-i tevhîd getirmek, namaz, oruç, paran varsa hac ve zekât. Hacda herkesin Rabbinin huzurunda eşit statüde olduğunu, her sabah uyandığımızda şükretmek için namaz kıldığımızı vurguluyor. Orucu anlatırken fakirlerin hâlini anlayabilmek için olduğunu söylüyor. Bu dinin bu insanlara ne kadar yakıştığını düşünüyorum.

01.07.2006

Kuran Kursu talebeleri

Cumartesi günü, Kur’an kurslarını ve camileri geziyoruz. Az sayıda cami var ve çoğu yokluk içinde. Çocuklar sabah okula, öğleden sonra mescide gidiyorlar, tahta başında Kur’an öğreniyorlar. Bize kısa sûreler okuyorlar, ben de onlara hediye veriyorum. Lumata’da olduğu gibi birden kendimi çok mutlu ve evimde hissediyorum. Bir öğrenci A’lâ Suresini okumaya başlayınca artık gözyaşlarımı tutamıyorum.

………….

Laboratuvar

 

Buraya gelirken bana emanet edilen parayla tadilat yaptırdığımız laboratuvarı görmeye gidiyoruz bugün. En azından artık akan bir su ve bir lavabo olacak laboratuvarda. Ben fotoğrafları çekerken tercümanımız “Bir yere bu laboratuvarı Dr Havva Sula yaptırdı diye yazalım.” diyor. Ben “Hayır, bu para başkalarının infakı.” diye durumu izah etmeye çalışırken Hemşire Hanife “Olmaz!” diyor “Müslümanlar, yaptığı iyiliği söylemez.” Gözümün önünden her yerde asılı bağış tabelaları geçiyor ve utanıyorum.

02 Temmuz 2006

Kongo’da son gecemiz. Aslanlar, zürafalar, filler göremedim; safari yapamadım; yerlileri dans ederken göremedim ama siyah insanların sıcaklığını, dostluğunu, nezaketini, dürüstlüğünü gördüm. Sıcak bakışlar yakaladım kadınların gözlerinde. Kardeş olmayı yaşadım. Her şeye rağmen mutluluğu, neş’eyi,  evin erkeğini tertemiz giydirip işe yollayan kadınları… Gördüklerimin bir kısmını bir türlü çözemedim, anlayamadım. Kadınların dimdik duruşlarını… Eşyalarını başlarıyla taşıdıkları için başları dimdik diye yorumladım ama aslında onurlarındandı. En küçük ikramınıza, hediyenize müteşekkir ama isteyen değil.

Lubumbashi, DR Kongo, Afrika…

Uçaktayım. Aşağıda Afrika var yine. Bu sefer tanıdık, bildik. Hosteslerin hepsini tanıyoruz sanki. İsimleri yabancı gelmiyor bu sefer.

Euston-Stockport İngiltere.

Trendeyim.

Kongo rüyası bitti sanki. Medeniyet? Kibarlık? Sürekli “sorry” sözcükleri…

dikey_logo_yyd (1)

 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>