KUR’ÂN-I KERÎME MUHABBET VE HÜRMET – Osman Nûri Topbaş

osman-hocamiz-1

KUR’ÂN-I KERÎME MUHABBET VE HÜRMET

Bir varlığa duyulan sevgi ve muhabbet, bu muhabbete vesile olan veya nisbeti bulunan her şeye sirâyet ve in’ikâs eder.

Bu sebeple, Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve nehiylerine sadâkatle tâbî olmak, onun hükümlerine gönülden icâbet etmek, o ilâhî kelâmı her sözden üstün tutmak, bir mü’min için Rabb’ine olan muhabbetinin en güzel bir ifâde şeklidir.

Lâkin bir mü’minin, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâ iklîminden lâyıkıyla istifâdesi de, Âlemler Sultânı Efendimiz’in (saw)gönül dünyasından nasiplenebildiği ölçüde gerçekleşir. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’i derinden idrâk edebilmek, ancak Efendimiz’in hâliyle hâllenebilmenin neticesinde hâsıl olur. Bunun yegâne yolunu da Peygamber Efendimiz şöyle haber vermiştir:

ﱠ َ ْ َﻤﺮء ﻣﻊ ﻣﻦ أﺣﺐَ َ ُ ْ َ ْﻟَا

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Unutulmamalıdır ki, O Muhabbet Güneşi’ne pervâne olmayanlar, âhiret saâdetine giden yolda karanlığa mahkûm olurlar. O Hidâyet Rehberi’nden uzaklaşanlar, aslâ istikâmeti bulamazlar. Zira O Nûr, hayatının her safhasıyla canlı bir Kur’ân’dır. 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’in şerhi mâhiyetindedir.

Fânî Hayatımızın Ders Kitabı; KUR’ÂN-I KERÎM

Kur’ân-ı Kerîm, gözümüzün nûru, kalbimizin sürûru ve hidâyetimizin membaıdır. O hidâyet rehberi Kur’ân-ı Kerîm ki, câhiliye karanlıklarına gömülmüş olan korkunç birer kan gölü hâlindeki bedevilik çöllerini, nûrlu medeniyet bahçelerine; düşmanlıklar, kavgalar ve cinâyetlerle dolu zulüm bataklıklarını, din kardeşliğinin huzûr ve muhabbet iklîmine çevirmiştir. İslâm’dan önce birbirini yiyen kabîlelerin hayatı, tatlı bir sükûna kavuşmuştur. O öyle feyiz ve rûhâniyet membâıdır ki, kendisine tâbî olan toplulukları, bütün zaman ve mekânlarda huzûr ve saâdetin zirvesine yükseltir. İnsanlığın elinde, dünya hayatını cennete çevirecek bu derece müessir bir vâsıta, şimdiye kadar mevcûd olmadığı gibi bundan sonra da mevcûd olmayacaktır…

Rasûlullah Efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân öyle bir zenginliktir ki, ondan sonra fakirlik olmaz ve ondan başka zenginlik de yoktur.” (Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VII, 158)

“Sadece şu iki kimseye gıpta edilir: Biri Allâh’ın kendisine Kur’ân’ı ihsan ettiği ve gece gündüz onunla meşgul olan kimse, diğeri Allâh’ın kendisine mal verdiği ve bu malı gece gündüz O’nun yolunda harcayan kimse.” (Buhârî, İlim 15, Zekât 5; Müslim, Müsâfirîn, 266- 268)

İbrahim Desûkî -kuddise sirruh- Kur’ân’ın feyzinden istifâde husûsunda şöyle buyurur:

“Kur’ân okumak isteyen kimse evvelâ dilini kötü ve çirkin sözlerden temizlemelidir. İsrâfa kaçmamalı, haram ve şüphelilere karşı teyakkuz hâlinde olmalıdır. Şayet bunlara dikkat etmezse Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edepsizlik etmiş olur.”

“Evlâdım! Kur’ân’ın sırlarını anlamak istersen nefsini tezkiye et ve Kur’ân’ın feyzinden istifâde et! Boş sözleri bırak, faydalı amellere yönel! Yanağını yere koy (mütevâzi ol), topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini düşün! Günâhlarının çokluğundan ve kıyâmet günü yüzüne çarpılmasından kork! Amellerinin kabul edilip edilmeyeceğini iyi hesâb et! Eğer böyle yaparsan Rabbinin kelâmındaki ince mânâları ve esrârı anlayabilirsin. Böyle yapmazsan bu İlâhî kapı sana kapalıdır.”

Şunu da bilhassa ifâde etmek gerekir ki, Kur’ân’ı sâdece ezberleyen ve güzel sesle okuyan kimseler, onunla amel etmedikleri müddetçe “Kur’ân ehli” sayılamazlar. Zira müslümanlar için aslolan, Kur’ân’ı hayata hâkim kılma niyeti, düşüncesi ve gayretidir. Fakat bunun için de, öncelikle ilmî ve kalbî sermâyenin lâzım olduğu unutulmamalıdır.

İlmî ve Kalbî Sermâye

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız…” (Âl-i İmrân, 110)

İşte bizim de âyet-i kerîmede buyrulan “en hayırlı ümmet” beyânının muhtevâsına girebilmemiz için, Rasûlullah Efendimiz gibi mârufu yani iyilik, fazîlet ve hayrı yaşayıp emretmemiz, münkerin yani kötülük ve şerrin de hâricinde kalıp bundan nehyetmemiz gerekmektedir.

Cenâb-ı Hak bu ulvî vazîfenin kendi katındaki kıymetini âyet-i kerîmede şöyle haber vermektedir:

“(İnsanları) Allâh’a çağıran, sâlih amel işleyen ve «Ben Müslümanlardanım» diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)

Bu hakikat dolayısıyla tebliğ hizmetinde bulunacak kişinin; ilim, amel-i sâlih ve güzel ahlâk üzere yaşayarak numûne olması zarûrîdir. Zira câhilin tebliğinin, hem üslûp itibârıyla hem de muhtevâ bakımından yanlışlıklardan berî olması düşünülemez. O hâlde, bu yolda ilk olarak, “ilmî ve kalbî sermâye”ye ihtiyaç vardır.

Diğer taraftan, tebliğ vazifesinde bulunacak her mü’minin, önce kendi şahsiyetini olgunlaştırması îcâb eder. Zira insanları hakka ve hayra dâvet için en tesirli irşad vâsıtası; hakkın, hayrın, fazîlet ve doğruluğun canlı ve müşahhas bir timsâli hâline gelmektir. Bu bakımdan her peygamber, evvelâ yaşadığı nezih hayatla kendisinin “emîn ve sâdık” olduğunu insanlara tescil ettirerek çevresinde büyük bir îtimad kazanmıştır. Dolayısıyla kalbi mânevî marazlar ve dikenlerle dolu bir kimsenin tebliğe kalkışması, boşuna bir yorgunluk ve büyük bir hatâdır. Böyleleri, kaş yapayım derken göz çıkarmak misâli, hayra çağırayım derken İslâm’a zarar verir, insanları dînden-îmandan uzaklaştırırlar. Hâlbuki günümüz, karanlık gönülleri İslâm ile aydınlatma zamanıdır.

Gönülleri İslâm İle Buluşturmak

M ü s l ü m a n , b ü t ü n d ü n y a n ı n gidişatından mes’ûl olan kimsedir. Önce yanı başımızdaki kardeşimiz, sonra dalga dalga bütün dünya bize zimmetli.

Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz, ümmetini îkâz sadedinde şöyle buyuruyorlar:

“Mü’min kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.”  (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz şu günlerde, maalesef gençlerimizin, evlatlarımızın, televizyonun menfi filmleri, reklamlar ve internetin nesli perişan eden programları vasıtasıyla gönül dünyalarının zehirlenmekte olduğuna şahit oluyoruz.

Bu sebeple de günümüzde insanları hayra çağırmak, yanlışlarını düzelterek b i l m e d i k l e r i d o ğ r u l a r ı ö ğ r e t m e k , mâneviyatlarını takviye edip gönül âlemlerini Hakk’a yönlendirmek, onlara yapılabilecek en büyük hizmettir.

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî  ne güzel buyurmuştur:

“Mü’min kardeş! Merhamet ve şefkat ehli ol da, sâlih kişilerin yolunu tut! Sen ki ayaktasın, düşmüş insanı kaldırmak için onun elinden tutuver.”

Merhametten nasipsiz bir gönlün, Allah için hizmete koşması düşünülemez. Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de en fazla “Rahmân” ve “Rahîm” ism-i şerîflerini zikretmesi de; bir mü’minin şahsiyet inşasında bulunması gereken ana direklerin en mühimlerinden birinin de merhamet olduğunun güzel bir ifâdesidir. Zira hizmet, merhametin bir neticesidir.

Ahmed Kâsânî’in ifâde ettiği üzere:

“Dünya hizmet yeridir, âhiret ise kurbet, yani Allâh’a yakınlık yeridir. Kişinin Allâh’a yakınlığı ise, hizmeti nisbetinde olacaktır.”

Velhâsıl, hiç şüphesiz insanların en bahtiyarları, kalplerini Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye iklîminde mânevî bir dergâh hâline getirerek, mahlûkâtı onun içine alabilenlerdir. Böylesi bir mü’min; elinden, dilinden, hâlinden, kālinden ümmet-i Muhammed’in ve hattâ bütün mahlûkâtın hayır ve iyilik gördüğü, istifâde ettiği bir kimsedir.

Yâ Rabbi! Bizleri Kur’ân’ın ilmiyle ziynetlendir! Onun sonsuz tefekkür iklîminden ve Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in muhabbet gülşeninden bizlere ihsânda bulunarak gönüllerimizi ihyâ eyle. Hayatımızı, bir ömür İslâm’ı tebliğ ile yaşayıp Sen’in huzûruna kalb-i selîm ile gelebilmeyi lûtf u kereminle cümlemize ikrâm buyur!

Amîn!..

 

Osman Nûri Topbaş |

On Mart 13th, 2014, posted in: Kardeşlik Dünyası by

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>