“…VE BEN KARANLIĞI IŞIK BİLİRDİM, ALİYA, SEN OLMASAYDIN!”


“…VE BEN KARANLIĞI IŞIK BİLİRDİM, ALİYA, SEN OLMASAYDIN!”

  Bosna’lı talebemiz Dinka Sabitovic’in kaleminden, Aliya. . .


“Ve ben karanlığı ışık bilirdim, Aliya, sen olmasaydın!” der bağımsız Bosna-Hersek tarihini yazan kahramana adanmış şarkı… Muazzam bir zihnî ve manevî güce, saf ve temiz bir adalet duygusuna ve yüksek bir ahlâka sahip olan bir özgürlük savaşçısı, aynı zamanda Bosna’nın milli birliğinin sembolü olan Aliya İzzetbegoviç’tir bu kahraman.

Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925’te Bosanski Şamats’ta, eşraftan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Geniş bir ailede büyüdü. Dört kardeşi vardı. Annesi çok dindar bir hanımdı. Aliya, ilk dinî terbiyesini annesinden aldı.

Aliya, ilkokulu komünistlerin aktif olarak faaliyet gösterdiği bir ilköğretim okulunda okudu. Okul, komünist eğitim vermesiyle tanınıyordu. Küçük Aliya burada verilen eğitimin etkisiyle toplumsal eşitlik duygusu ile Allah inancının arasında kaldı. Bütün bu etkiye rağmen, Aliya’nın ahlâklı ve sorumluluk sahibi olmak üzerine bina edilen iç âlemi, “Tanrı”yı kötü karakter, dini de halkın afyonu olarak gösteren komünist propagandadan şüphe duymasına neden oluyordu. Daha sonraları da “Allah olmadan kâinatın bana göre hiçbir mânâsı yoktur.” diyecekti.

34169

İkinci Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya Halk Ordusu’na (JNA) katılmayı reddeden Aliya, politik görüşlerini Müslüman Gençlik Teşkilatı’nın El-Hidâye kolunda faaliyet göstermek suretiyle yaymayı tercih etti. Bu teşkilatın faaliyetleri, dış politikaya ve dinî konulara odaklanmıştı ve okul çağındaki gençler arasında giderek yaygınlaşmaktaydı.

DEMİR PARMAKLIKLARLA TANIŞMASI

Teşkilat, savaş sona erdikten sonra da faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. Başlangıçta üstü kapalı ihtarları görmezden gelen Aliya, – her ne kadar masum olsa da- bir müddet sonra hakkında çıkarılan tutuklama emriyle hapse atıldı. Mahkeme, üç yıl ağır hapis cezasına karar verdi. Aslında bu ceza, zamanın şartlarına göre insaflı bir karar sayılabilirdi. Zira siyasî tutukluların çoğu, ölüm cezasına çarptırılıyordu. 1949 yılında Aliya cezasını tamamladı ve serbest bırakıldı. Artık 24 yaşındaydı, hapse girdiği zamankinden çok daha güçlüydü ve zihnen formdaydı. Çıkar çıkmaz yaptığı ilk iş, 18 yaşından beri tanıdığı Halide Hanım’la evlenmek oldu.

Hürriyetine kavuşan Aliya, teşkilatla olan bağlarını Hasan Biber adlı arkadaşı vasıtasıyla yeniledi. Bu süreci, Aliya’nın politik faaliyetlerini ortaya çıkarmak maksatlı serî tutuklamalar takip etti ama Aliya, Hasan Bey sayesinde hapse atılmaktan kurtuldu. Hasan Bey ise 1949 yılı Haziran ayında ölüm cezasına çarptırıldı, infazı komünistler tarafından Ekim ayında gerçekleştirildi. Bu dava, teşkilatın içinde geniş çaplı tutuklamalara kapı açtı. Önde gelenleri ve liderlerinin tamamı ya hapse atılan ya da idam edilen teşkilat dağıldı. Bu esnada Aliya, sosyal adalet ve eşitlik üzerine kurulmuş olduğu iddia edilen Yugoslav toplumunu inceliyordu. Ona göre sıradan vatandaşın aç kalması, özel ve gizli depolarından faydalanan komünistlerin ikiyüzlülüğünden kaynaklanıyordu. Ayrıcalıklı olanlarla ve bazılarına verilen imtiyazlarla ilgili yapılan konuşmalar, rejim karşıtlığı olarak gösteriliyordu.

Sonraki on yılda boş vakitlerini eğitimini tamamlamaya gayretle geçirdi, nihayet 1956’da hukuk fakültesinden mezun oldu.

aliya-izzetbegovic_39724

İslâm Manifestosu

Omuzlarına yüklenmiş olan ağır vazifelere rağmen İslâmî meseleler üzerine yazmaya vakit ayırabilmesi bile başlı başına bir mucize gibi görünürken 40 sayfalık ve kısa sayılabilecek bir eser olan İslâm Manifestosu’nu yayınlamasını müteakip, Aliya rejime tehdit oluşturmak suçundan bir kez daha tutuklandı. Manifesto aslında ülkenin siyasî meselelerine değil genel olarak İslâm dünyasının meselelere değiniyordu. Esas sorun, kitabın ifade ettiklerini üzerine alınanların iktidar sahipleri olmasından kaynaklanıyordu. Manifesto, dönemin en çok okunan siyasî metni hâline geldi. Aliya, modern batı demokrasisi prensipleri üzerine inşâ edilen ve dinin de toplumsal dinamikler içerisinde diğer unsurlar gibi kabul gördüğü bir devlet öngörüyordu. 1946’da hapse girmeden önce kaleme aldığı “Doğu ve Batı Arasında İslâm” adlı eserinde de İslâm’ın bugünün dünyasındaki yerini tetkik etmişti. Bu kitap, Aliya’nın “Medrese-i Yusufiyye”deki ikinci misafirliği esnasında basıldı. 14 yıllık bu ikinci hapis cezası, ‘İslâm Manifestosu’nda yazılanlara binâen Sarayova davası sonucunda kesilmişti. İzzetbegoviç, bütün acı tecrübelere ve dinmek bilmeyen tehditlere rağmen yazmayı hiç bırakmadı.

Alija3

 

 

Sarayova Dâvâsı

Aliya’nın yazıları başına yeni dertler açmış ve devlet düşmanlığı ile suçlanır olmuştu. Hakkında hazırlanan iddianâme, İzzetbegoviç’i örgüt lideri olmakla suçluyordu. Böylelikle başlayan meşhur ‘Sarayova Dâvâsı’nda yargılanan on iki kişiden, aralarında Aliya’nın da olduğu beşi daha 40’lı yıllarda Müslüman Gençlik Teşkilatı üyesiydiler ve Yugoslavya’yı bölmeye çalışmakla suçlanıyorlardı. Gelecekte Bosna Hersek’in varlığını idame ettirmesinde, suçlananların hepsinin büyük veya küçük bir rolü olacaktı.

İddiaları destekleyen hiçbir delil yoktu, ‘İslâm Manifestosu’nun Yugoslavya’yla alâkalı olmadığı açıktı. Hakkında verilen 14 yıllık mahkûmiyet cezası için yaptığı açıklamada Aliya, Yugoslavya’yı sevdiğini, fakat yöneticilerine hiç muhabbet beslemediğini belirtti. Son birkaç cümlesinde, idealleri uğruna her şeyini fedâ etmeye hazır olduğunu şöyle izhar ediyordu: “Ben Müslümanım ve öyle de kalacağım. Kendimi hep bir İslâm neferi olarak gördüm ve son nefesime kadar da öyle göreceğim. Bana göre İslâm, asîl ve temiz olan her şeydir; Müslüman ümmet için haysiyetli ve hür bir hayat, daha iyi bir gelecek umudu ve vaadidir. İslâm, uğruna yaşanacak her şey demektir.”

Mahkumiyet Günleri

1983 Kasımında cezasını çekmek üzere hapse giren Aliya, genellikle katillerin bulunduğu bir koğuşa yerleştirilmişti. Bu durum üzerine Aliya hırsız ve kanunsuzlarla kalmaktansa katillerle kalmasının bir şans olduğunu söylemişti. Artık 60’a yaklaşan yaşı göz önüne alındığında hapishane şartlarının ona pek de uygun olmadığı âşikârdı. Hattâ kendisi de cezasını tamamlayıp yeniden hürriyete kavuşacağına emin olamıyordu. Fakat Aliya, her taraftan hücum eden sıkıntılarla ve parmaklıklar ardındaki imtihanlarla baş edebilecek kadar mânen dirayetli bir insandı.

Hapishanede kaldığı süre boyunca “Özgürlüğe Kaçışım” adlı yeni bir eser hazırladı, tefekkür etti, okudu, eğitimindeki eksikleri tamamlamaya gayret etti. Böylelikle hapisten, tarih sahnesinde karşısına çıkabilecek tüm sorunları aşmaya hazır bir adam olarak çıkacaktı. Allah’a olan sonsuz teslimiyeti, onun için her zaman huzur bulduğu bir vahaydı. Adaletsizliğin bütün baskısını üzerinde daima hisseden Aliya, hayatını kendisine, halkına ve ülkesine adalet getirme uğruna savaşmaya adayacaktı.

25 Kasım 1988 günü öğleden sonra, yargılandığı davanın haksızlığına binâen yapılan pek çok af talebi netice vermişti ve yeniden özgürlüğüne kavuşmuştu. Aliya’nın planı artık belliydi: Bir siyasî parti kurmak.

Partinin Kuruluşu

80’li yılların sonlarına doğru Yugoslavya’daki kriz iyice tırmanmıştı. Ülkenin batı kesimlerinden demokrasi nidaları yükseliyor; Sırbistan’da Miloseviç sahneye çıkmış, Sırplar’ı esas tehdit altında olanların kendileri olduğuna ikna ediyor ve savaş tohumları ekiyordu. Birbiri ardına siyasî partiler kuruluyor; İzzetbegoviç bu manzarayı -Müslüman halkın bu yarışa hazır olmadığını bilerek- sıkıntı içerisinde izliyordu.

Parti kurma hazırlıkları, İzzetbegoviç’in komünist kanunlar hâricinde hareket eden herkesin cezalandırılacağını bilerek aldığı büyük riskle 1989’da başladı. 27 Mart 1990’da Sarayevo’da düzenlediği basın toplantısında İzzetbegoviç, Demokratik Eylem Partisi’ni (SDA) kurduğunu;  partisinin insan hakları, inanç özgürlüğü ve tüm insanlar için eşitlik sağlamayı amaçladığını ilan ediyordu. SDA her fırsatta Müslümanların millî kimliklerinin, tüm kanunî-siyasî varlıklarının ve haklarının tanınmasının peşine düşecek, Bosna-Hersek Müslümanlarının bu ülkede kendi isimleriyle, Sırplar’a ve Hırvatlar’a tanınan haklardan daha azıyla yetinmek zorunda kalmadan yaşamalarını sağlayacaktı.

Seçimler

Partinin kurulmasıyla iktidar yarışına girmek için gerekli ön şartlar, sağlanmış, her yerde parti kolları kuruluvermişti. Slovenya ve Hırvatistan’dan bağımsızlık talepleri geliyor, bunun üzerine SDA’nın lideri de “Büyük Sırbistan”ın bir parçası olarak kalmayacaklarını ifade etmek durumunda kalıyordu. 15 Eylül 1990’da 200 bin kişinin önünde yaptığı konuşmada İzzetbegoviç, gerekirse Müslümanların Bosna’yı savunmak için silah kuşanmaktan çekinmeyeceğini söylüyordu. Fakat bahsettiği silahlı çatışmanın ne kadar çabuk gerçekleştiğine Aliya bile inanamayacaktı.

asset-lyon-france-turcophone-bosnie-aliya_izzetbegovic-oy

18 Kasım 1990’da yapılan seçimlerde SDA Bosna-Hersek Cumhuriyeti meclisindeki 240 koltuğun 86’sını kazandı, 7 üyeli başkanlık sisteminde 3 koltuğun sahibi SDA üyeleri olmuştu. Karadziç’in Sırp Demokrat Partisi (SDS) -ne pahasına olursa olsun- ülkenin Yugoslavya birliğinden geriye kalacaklara dâhil olmasını istiyordu; kaldı ki Hırvatistan ve Slovenya’nın yokluğu Büyük Sırbistan ideali için işine geliyordu. Dr. Franco Tudman liderliğindeki Hırvat Demokrat Birliği (HDZ) ise Bosna-Hersek’in bölünmesine giderek daha sıcak bakmaya başlamıştı. Aliya, fikir ayrılıklarına rağmen çok uluslu bir mutabakata varmak maksadıyla bu partilerle birlikte çalışmaya gayret etti. Fakat çatışmalar giderek çetinleşti, silah sesleri giderek yükseldi, Yugoslavya semaları karardıkça karardı. Bir yanda Makedon ve Boşnak başkanlar Kiro Gligorov ve Aliya İzzetbegoviç, Yugoslavya’nın geleceği hakkında bir mutabakata varmak için tedricî bir federasyon teklifi sunuyor, diğer yanda Karadziç müsbet bir fikri olmaksızın silahlı mücadeleyi destekliyordu. Meclisteki meşhur konuşmasında sadece parlamentoda bulunanlara değil, televizyonları başında dehşete düşmüş olan halka da tehditler savuruyordu: “Silahlanarak Bosna-Hersek’i yıkıma, Müslüman nüfusu da kıyıma sürükleyeceksiniz!”

İzzetbegoviç gecikmeksizin verdiği cevabında Karadziç’in bu tavrının ve konuşmasında verdiği mesajın Yugoslavya’da neden kalmamaları gerektiğini ispatlayacak en iyi açıklama olduğunu, Sırplar dışında hiç kimsenin Karadziç’in istediği Yugoslavya’yı istemediğini söylüyordu.

İzzetbegoviç liderliğindeki SDA, Ulusal Savunma Divanı’nı kurdu. İlerde bu divan, ülkeyi savunmaya yönelik ilk askerî oluşum olan ‘Vatanperver Fırka’yı kuracaktı. Daha sonraları Bosna-Hersek Ordusu, bu Vatanperver Fırka düzeni üzerine teşkilatlandırılacaktı. İzzetbegoviç, savaşı önlemek için elinden geleni yaptı, fakat Sırp tarafında bu arzunun bir karşılığı yoktu. Hague’da düzenlenen Yugoslavya Konferansı, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı; savaş artık kaçınılmaz olmuştu. Aliya, Avrupa Birliğinin bir “iyi niyet misyonu” oluşturmasını ve Birleşmiş Milletlere de Bosna sınırında zaten baş göstermiş bulunan çatışmaların artmasını önlemek amacıyla “mavi bereli”leri göndermesini önerdi.

Referandum

29 Şubat ve 1 Mart 1992’de yapılması planlanan referandumda halka şu soru soruldu:

“Müslümanların, Sırpların, Hırvatların ve diğer grupların eşit haklara sahip milletler ve vatandaşlar olarak yaşadığı bağımsız bir Bosna Hersek Devleti istiyor musunuz?”

Halkın yüzde 99’u bağımsız Bosna Hersek lehine oy kullandı. Ülkenin geleceği kâğıt üzerinde tayin edilmişti fakat asıl gelecek harp meydanında belli olacaktı. Yine de referandum; hiçbir askerî zaferin ulaşamayacağı bir başarıya imza attı; Avrupa Birliği, 6 Nisan 1992’de Bosna Hersek’i bağımsız bir devlet olarak tanıdı.

Savaşın Başlangıcı

Lizbon görüşmelerinden kızı Sabina ve Başbakan yardımcısı Zlatko Lagumdzija ile birlikte dönen İzzetbegoviç, Sarayevo Havaalanı’nda JNA tarafından yakalandı. Uzun ve stresli görüşmeler neticesinde kuşatma altındaki şehre girişinde kendisine UNPROFOR’un (Birleşmiş Milletler Koruma Gücü) refakat etmesine karar verildi. Bosna Hersek’in tamamına yayılan alenî çatışmalara rağmen devlet, 20 Haziran 1992’ye kadar savaş ilan etmeyecekti. Bosna Hersek Ordusu, inanılmaz zorluklar içerisinde yavaş yavaş oluşturuldu. Esasen Bosna Ordusu’nun silahlandırılma öyküsü, bir milletin nefes kesici cesaret, azim ve maharet öyküsüdür. İzzetbegoviç, bu esnada her fırsatta adamlarını savaşa devam etmeleri için cesaretlendiriyor, aynı zamanda da Bosna mücadelesinin ahlakî yönünü de unutturmuyordu: Savaş kanunlarına uymaları gerekiyordu.

''BILGE KRAL'' ALIYA IZZETBEGOVIC'IN VEFATININ 8. YILDONUMU

Bosna Hersek Ordusu, bütün toplu infazlara, kundakçılık ve yağmacılığa ve inanılmayacak derecede zor şartlara rağmen kendine hâkimiyetiyle sağlam bir ordu imajını başarıyla muhafaza etti. 1995’te savaş sonlandığında Bosna Hersek Ordusu, neredeyse tamamen Boşnaklardan oluşuyor, ancak tek milletten oluşan bu ordu, kararlılıkla herkesi ilgilendiren cihanşümûl kâideleri savunuyordu. Dört yıl süren savaş boyunca İzzetbegoviç ölüm tehlikesi altındaydı. Bununla birlikte son derece eski helikopterlerle Bosna Hersek semalarını umarsızca turluyor, efsanevî cesaretine öyküler yazılıyor, nereye gitse rakipsiz bir lider olarak coşkuyla karşılanıyordu.

Bosna Savaşı, soykırım amaçlı ve siyasî nitelikli bir savaştı. Karadziç’in ordusunun kurbanları arasında Sırplar, Hırvatlar, Yahudiler, Romenler, Slovenler ve Arnavutlar da vardı ama en korkunç kayıpları Boşnaklar veriyordu. Bosna Hersek’in bölünmesinin önündeki en büyük engel, Boşnaklardı ve bu savaş da onlara karşı yürütülüyordu. Bu durumun bir neticesi olarak dünya Müslümanları, Bosna’da yaşananlarla ilgili giderek daha çok kaygı duymaya ve Aliya’yı Müslüman Boşnaklar’ın haklı direnişinin efsanevî sembolü olarak görmeye başladı. Aliya’nın diğer Müslüman memleketlerde kazandığı bu ün ve saygı, Müslüman dayanışmasını kuvvetlendirdi ve ülkenin savunulması için gereken finansmanın sağlanmasına katkıda bulundu.

Cidde Seyahati

''BILGE KRAL'' ALIYA IZZETBEGOVIC'IN VEFATININ 8. YILDONUMU

 

Bosna Müslümanlarının yaşadığı zulüm hakkında istişare etmek üzere İslâm Konferansı Teşkilatı, Cidde’de olağanüstü toplandı. Aliya’nın bu konferansa katılmak üzere Cidde’ye gidişi, İslâm ülkelerine yaptığı ziyaretler arasında en öne çıkanı oldu. Müslüman ülkeler, Bosna-Hersek’e uygulanan silah ambargosunu kaldırması için 1 Şubat 1993 itibariyle Birleşmiş Milletlere baskı yapmaya başladı. Konferansa katılmak üzere Cidde’ye giden Boşnak yetkililer, ayrıca bir de Umre ziyaretinde bulunmuşlardı. Aliya bu ziyareti şöyle anlatacaktı:

“Zemzem kuyusunun yakınındaki kapıya çıktık, bir köşe bulup iki rekât namaz kıldım; muazzam Ka’be önümde yükseliyordu… “Allahım! Yalnız, bahtsız ve özünden uzaklaşmış halkıma yardım et.” diye sessizce dua ettim.”

Dünyanın dört bir yanında da Müslümanlar gözyaşları içinde ‘Bosna, Bosna! Allahım, Boşnak kardeşlerimize yardım et!’ diye dua ediyordu.

Batıyla Münasebetler

İzzetbegoviç’e göre uluslararası kamuoyunun Bosna’daki durum için herhangi bir çözüm üretmediği gayet açıktı. Bu yüzden de İzzetbegoviç, acil olarak askerî destek yollamaları ya da silah ambargosunun kaldırılması suretiyle kendilerini savunmalarına müsaade etmeleri için Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna bir mektup yazdı. Avrupa hükümetleri ise sessizliklerini sürdürdüler.

 

Alija_Izetbegovic

İzzetbegoviç, 5 Aralık 1994’te Budapeşte’de düzenlenen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) zirvesinde yaptığı konuşmasında dinleyenleri sözleriyle adeta tokatlıyordu:

“Ne ironiktir ki; yirmi yıl evvel güvenlik ve işbirliği için kurulan ve adında da bu kocaman kelimeleri taşıyan bir teşkilatın toplantısında, tam da bu iki kavramın zıddından; tehlike altında olmaktan ve işbirliği yapacak kimse olmayışından bahsetmek durumundayım. Halkım, özgürlük için, dahası hayatta kalabilmek için savaş veriyor. Böyle bir mücadele çok zordur fakat bu mücadeleyi kaybetmek daha da zordur. Geçtiğimiz elli yılda hiçbir özgürlük mücadelesi hezîmetle sonuçlanmadı, bizimkinin de bu türlü neticelenmesi için bir sebep göremiyorum. Hiç kimse ve hiçbir güç 150 bin askeri silah bırakmaya zorlayamaz. Bu gerçeği göz önünde bulundurmanızı tavsiye ederim; iyiliğimiz ve iyiliğiniz için.” 

1 Mart Mesajı

İzzetbegoviç 1 Mart’ta, yani ileride Bosna Bağımsızlık Günü olacak tarihte yaptığı konuşmasını şu sözlerle sonlandırıyordu:

“Bosna bizim vadedilmiş topraklarımızdır. Sizden isteğim şudur: Toprağımız için savaşın ve kazanın!”

Srebrenica Trajedisi

1995 Temmuz ayında, Bosna faciasının en son ve en fecî etabı olan Srebrenica olayı gerçekleşti. Sekiz ila on bin civarında Boşnak’ın maruz kaldığı büyük katliâm ve bu rakamın dört katı kadar da telafi edilemez kayıplar söz konusuydu. Korkunç saldırı gerçekleştiğinde Srebrenica silahtan arındırılmış ve BM askerî güçleri tarafından korunuyor olması gereken bir bölgeydi. Boşnakların büyük kısmı icap ettiği üzere silah bırakmış, UNPROFOR’un muhtemel bir Sırp saldırısında kendilerini koruyacağına inanmıştı. İzzetbegoviç, Srebrenica için “Bu kadar büyük bir trajedi meydana geldiğinde artık hiç kimse masum kabul edilemez. Srebrenica katliamının mümkün olduğu bir dünya kurmuşsak hepimiz suçluyuz.” diyordu. Srebrenica’nın başka bir bölgeyle takas edildiği söylentileri üzerine Aliya bir açıklama yapmış ve “Durumun güçlüğü göz önüne alındığında Srebrenica’nın başka bir bölge karşılığında verilip kentin boşaltılması sık sık gündeme geldi, fakat hep reddedildi.” demişti.

Savaşın Sonu

Srebrenica felaketini Bosna tarafının hararetli diplomatik faaliyetleri takip etti. Genel görüş Karadziç’in kuvvetlerinin silah zoruyla tedrîcen zayıflatılması yönüne doğru kaydı. Sırp tarafı kendilerine sunulan bütün barış tekliflerini reddetmiş, Srebrenica’da ve ardından Zepa’da soykırım yapmış, Sarayevo’da Markale pazar yeri katliamı gerçekleştirmişti. Batı da bütün bunlardan sonra nihayet Boşnak kuvvetlerini desteklemeye başlamıştı. 30 Ağustos 1995’te Karadziç güçlerinin Bosna’da konuşlandığı mevkilere hava saldırıları düzenlendi. İzzetbegoviç’in o gece gözüne heyecandan uyku girmedi; Sırp mevkilerine düzenlenen saldırı, savaş boyunca aldığı en iyi haberlerdendi. 21 Kasım 1995’te Dayton Barış Anlaşması görüşmeleriyle savaş sona yaklaşmıştı.

Dayton Görüşmeleri

Görüşmeler şantaj havasında ve Bosna’nın başının üzerinde kılıç tehdidi altında yürütülmekteydi.  Saldırılara maruz kalan insanlar korkunç acılar içindeydi, fakat önerilen barışın şartları sadece Aliya’nın prensiplerine değil, temel adalet ilkelerine de karşıydı. Böyle bir barışı kabul etmek çok zor, fakat geriye savaşın bitmediği haberiyle dönmek daha da zordu. Aliya bu türlü bir karar vermekten hiç hazzetmiyordu fakat bu kez kaçış yoktu. Uluslararası kamuoyu, barışın bir şekilde tesis edilmesi gerektiği konusunda hemfikirdi. Boşnaklar adalet, ahlâk ve yaşama hakkı için savaş veriyordu.Savaş her şeyden önce Milošević ve akabinde Tudjman’ın kendi tercihiydi, oysa Aliya buna mecbur edilmişti. Bu yüzden ahlakî unsur, görüşen taraflardan biri için önemli iken diğer ikisi için söz konusu bile değildi Görüşmeler resmen 1 Kasım 1995’te başladı, ülkenin bölünme şekline karar verildi. Görüşmelerin on sekizinci günü, büyük bir önem arz ediyordu; çünkü o gün Karadziç Sarayevo’dan da, bölünmeden de vazgeçti. Brcko meselesinin de hakem yoluyla halledilmesine razı oldu, böylelikle anlaşma sağlandı. Anlaşma 14 Aralık’ta Paris’te imzalandı. Bosna’ya nihayet barış geldi.

Emekli Oluşu ve Vefatı

Dayton’dan hemen sonra Aliya bir kalp krizi geçirdi, bu sağlığının bozulduğuna işaretti. Çalışmaya devam edebilecek durumda değildi. Zaman geçtikçe başkanlık görevini yerine getirmek daha da güçleşiyor, Aliya emekli olmayı ciddi ciddi düşünüyordu. 2 Haziran 2000’de Cuma namazı çıkışında kesin kararını verdi, emekli olacaktı. Kısa süre sonra rahatsızlığı arttı, hastaneye kaldırıldı. Sanki terk-i diyar etmeye hazırlanır gibi eski ve yeni dostları durmadan ziyaretine geliyordu. Bunlar arasında ABD Başkanı Clinton ile sırf Aliya’yı ziyaret için Sarayevo’ya giden Türkiye Başbakanı Erdoğan da vardı.

Bu ziyaret esnasında Aliya, Erdoğan’a şu müthiş sözü söyledi:

“Bosna, size, Türkiye’ye emanettir. Sakın burayı bırakmayın.”

Sadece bir gün sonra, 19 Ekim 2003’te İzzetbegoviç, Hakk’ın rahmetine kavuştu. O gün ve ertesi gün, sanki gökler Bosna’nın başkentinin üzerine boşaldı. Bosna-Hersekliler, ona son görevlerini yerine getirmek için uzun kuyruklar oluşturdular.

Aliya İzzerbegoviç, Saraybosna Kovaçi’deki şehitliğe defnedildi.

Kendisinin dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şahsiyetlerinden olduğunu söylemek pek de abartılı olmasa gerek…

“Bu kadar ışıltılı parlayamazdı,

Bu, benim güzel avlum.

Ve ben karanlığı ışık bilirdim;

Aliya, sen olmasaydın!”

 

P1000654

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>